Giray Kemer: Politik doğruculuk çağında yaratıcılık göz ardı edildi

Roman ve öyküleriyle tanınan Giray Kemer son romanı ‘Türkçe Dublajlı İtalyan Filmleri Gibiyiz’de denizi, zeytini, haksızlıkları, kanunsuzlukları, sınıf atlama merakını anlatıyor. İkinci Dünya Savaşı hikâyelerini, tankları, kitapları, şiirleri, şarkıları, bazen kederle bazen neşeyle tokuşturulan kadeh seslerini ve memleketin belki de en güzel coğrafyasını kendine fon yapıyor…

“Edebiyatın çok nezih, pürü pak, sadece belirli, risksiz konuları işleyen suya sabuna dokunmayan bir şey olduğu zannı nereden çıktı bilmiyorum. Politik doğruculuk çağında edebiyatın en temel kriteri olan yaratıcılığın göz ardı edildiğini düşünüyorum” diyen Kemer’le, yozlaşmanın ortasındaki büyük dostluğun ve beceriksiz bir aşkın romanı olan ‘Türkçe Dublajlı İtalyan Filmleri Gibiyiz’i konuştuk.

Türkçe Dublajlı İtalyan Filmleri Gibiyiz, ikinci romanınız… Bir romana nasıl hazırlanıyorsunuz?

Ses Veriyorum’un üzerinden 6 sene geçmiş. Memlekette ve dünyada o kadar çok şey değişti ki bu 6 yıl içerisinde… Sanıyorum nasıl hazırlanıyorsam o da değişmiştir. Pek hatırlamıyorum da açıkçası, pandemi tam olarak ne zaman başladı onu bile karıştırıyorum bazen. 2 miydi? 3 müydü?

O yüzden ‘Türkçe Dublajlı İtalyan Filmleri Gibiyiz’ özelinde konuşmam daha sağlıklı olacak sanırım.

Anlatmak istediğim şeyler ve tetikleyici de bir hikayem vardı diyebilirim. Çok uzun süre bu konularda notlar aldım. Hep kafamdaydı ama işte yine az evvel bahsettiğim memleket halleri, ekonomik durum, politik konjonktür ve pandemi derken yoğun bir kapanma hali olmasa da bölük bölük uzunca zamandır yazıyordum. Hatta birkaç kere bitirdiğimi sandığım da oldu ama ilk iki kitaptan farklı bir şeyler yapmak istedim ve biraz daha aradım açıkçası.

O sırada pandemi başladı ve ben bitirdim sandığım kitapla başbaşa kalınca üzerine biraz daha çalışmanın, yapısal olarak farklı bir şeyler denemenin daha iyi olabileceğini düşündüm.

Bu süreçte editörüm sevgili Duygu Çayırcıoğlu’nun da biraz başını ağrıttım sanıyorum. Hep bir fazlasını istediğimiz, acaba bir tuğla daha koyar mıyız dediğimiz bir süreç oldu. Bu kadar ara vermişken sağlam dönmek gerekiyordu sanırım.

Ana hikâye hep belliydi ama yan hikayelerin çeşnisi bol olsun istedik, o yüzden de elden çıkması da yükü de ağır oldu. Bir romanla, karakterlerle vedalaşmak kadar vedalaşamamak da zormuş. Bu kitapla birlikte onu anladım.

Genel olarak edebiyatınıza baktığımızda konuşkan bir yazar görüyoruz. Romanda sinematografik unsurlar dikkat çekici… Yazarken ‘görmek’ mi, gördüğünüzü ‘yazmak’ mı öne çıkıyor?

Diyalog yazmayı çok seviyorum, diyalogun verdiği imkanları da çok seviyorum. Yakın dönemde senaryo çalışmaları yaptım belki de o yüzden istemsizce elim oralara kaymış olabilir. Ama hayat ve insanlar genel olarak çok sıkıcı. Bir soru sorulduğunda mümkün olan en kötü cevabı alıyoruz ekseriyetle, keşke o esnada da elimizde bir kalem olsa ve üzerini çizip o diyaloğa revize verebilsek diye düşünürüm bazen. Çünkü çok daha iyisi hep mümkün.

Kitaba çalışırken de Karanlık sahnesi, Tirpitz sahnesi, Obruk sahnesi, Gerenkuyu sahnesi, diye not alıp öyle derinleşmiştim. Hasılı sinematografik unsurlar bilinçli olabilir. Memleketin belki de en güzel coğrafyası diye bahsediyoruz yazdığım yerlerden. Ben o coğrafyayı gözümü kapadığım her an görüyorum zaten. Her vesile kaçmaya, mümkünse bir gün dönmemek üzere gitmeye çalışıyorum.

Türkçe Dublajlı İtalyan Filmleri Gibiyiz, yozlaşmayı eleştiren bir roman… Edebiyatın güncel meselelere dair tutumu hakkında neler söylersiniz?

Çok garipti kitabın çıkmasına yaklaşan süreçteki gelişmeler. Ben yozlaşmayı, taşeronları, ikişer, üçer alınan ihaleleri, kredileri, naylon şirketleri ve Yalıkavak Marina’da dönen dolapları anlatıyordum ki Sedat Peker videoları patladı.

Nasılsa kimse bilmez diye Bodrum’un görece bakir koylarından bahsediyordum ki hepsi yandı. Artık herkes tümünün ismini ezbere biliyor.

Edebiyatın güncel meselelere dair tutumundan ziyade bazen de güncel, edebiyata nanik yapabiliyor. Üstat Barış Bıçakçı’nın dediği gibi; “Edebiyatla hayat takım kurup futbol maçı yapsalar, hayat üç çeker edebiyata.”

Türkçe Dublajlı İtalyan Filmleri Gibiyiz, aynı zamanda bir yol ve mekan hikayesi… Edebiyatınızda atmosfer yaratırken nelere dikkat ediyorsunuz?

Biraz anlattım sanırım Ege coğrafyasını ne kadar sevdiğimi. Bu konuda biraz doluyum, sakin kalamıyorum.

Atmosfer yaratmak benim için sadece olanı becerebildiğim kadarıyla nakletmekti bu romanda. O ağaçların kokusunu biliyorum çünkü ben, denizi biliyorum, o yollarda yürüdüm, zeytinini yedim. Ve bunu 6 aylıktan beri yapıyorum. O yüzden içime işlemiş bir şey, iyi bilmediğim herhangi bir konuyu anlatmanın yapıntı durduğunu düşünürüm zaten. Benim yani orası. Dur biraz pastoral tasvir yapayım demez ki insan. O yüzden orayı iyi bilen, eli kalem tutan herkesin anlatabileceği şeyler aslında atmosfer kurmak gibi görünüyor. Çünkü doğa içine çekiveriyor seni, bir bakmışsın aşık olmuşsun.

E şimdi bu coğrafyayı bir tane yandaş müteahhit ne cüretle delip deşip otel yapacak, otel dediğim de koca kasaba neredeyse, tatil köyü bile değil kasabası.

Karşıdaki bir başka eski sünger adası Kalimnos’un üzerine titrenerek korunmasına bakın bir de bizim Bodrum’umuza reva görülene.

Ali Ağaoğlu kaç paraya satın almış benim hatıralarımı, hayallerimi de yarın beni çocukluğumu geçirdiğim koydan içeri sokmayacak?

Üç tane orta seviye yandaş bürokrata tahsis edilen arabaların parasıyla alınabilecek yangın söndürme uçakları alınmadığı için yazın olan biten faciaya bakın…

Atmosfer kurarız; yolu, denizi anlatırız mesele değil, ben yazarım, başkası yazar, çok daha iyisi yazılır da bir tek ellemesinler…

‘DÜZELEMEZ BİR NOKTADAYIZ…’

Avukatlar… Her iki romanınızda da avukat karakterler görüyoruz. Aynı zamanda bir hukukçusunuz. Yazdıklarınızda otobiyografik özellikler ne kadar yer tutuyor?

Otobiyografik öğelerden kaçış pek mümkün değil. Bu ülkede yaşıyoruz, gören göz benim gözüm yazan el benim elim. Özellikle de finali itibariyle otobiyografik olmadığının anlaşılacağını umduğum bir roman bu ama mekân ve meslek konusundaki dertlerimi dillendirmek için de elimi korkak alıştıramadım sanırım.

Avukatlık pandalar, kelaynaklar gibi yok olmaya mahkûm bir tür. Yarın şahane bir sistem kurulsa -kurulmaz ya, barolar birliğinin ve şehir barolarının başına makamını siyasete bir sıçrama tahtası yahut işlerini büyütme alanı olarak görmeyen biri gelse -gelmez ya-, şu pıtrak gibi her yerde biten liyakatsiz merdivenaltı özel hukuk fakülteleri kapansa -kapanmaz ya…-

Yine düzelemez bir noktadayız. Çünkü ihtiyacın çok fazlası avukat var. İpin ucu kaçtı bir kere. Mesleki saygınlık yerlerde. Avukatlar aç kalıp intihar ediyor. Gelinen bu noktada bir avukat olarak romanımda avukatlık mesleğini işlerken elbette bu yozlaşmadan, bu pespayelikten dem vurmadan edemezdim.

Bir dönem edebiyatımızı sırtlayıp götürüyormuş avukatlar. Vüsat O Benerlerin zamanına kadar… Şimdi içtihat harici bir şey okumak zaman kaybı olarak görülüyor. Bunu eleştiremeyiz de çünkü orman kanunları geçerli. Meslek etiği yerini birbirinin elinden dosya kapma mecburiyetine bırakmış durumda. Entelektüel beklentiler çok iyimser kaçar bu dönemde. Her şey politik ve ekonomiktir. İnsanları açlıkla sınarsanız kaliteden ödün vermek zorunda kalırsınız. Meslek önce beşerî sermayesini kaybetti. Gerisi de çorap söküğü gibi geldi zaten.

Geçenlerde romanda anlattığım ve yıllar önce Metin Feyzioğlu’nun yaptığı tehdit tebligatları meselesi yeniden yaşandı mesela. Baro, üyelerini meslekten atmakla tehdit etti, aidatlarını yatırmadıkları gerekçesiyle. Ama o tehdit tebligatlarının masraflarının, eğitim adı altında yapılan gezilerin parasıyla o borcun ne kadarı kapanırdı onu bilmiyoruz.

Bu da çok dolu olduğum bir konu. Bu saatten sonra avukatlık hakkında konuşulmaz, ancak helvası yenir.

‘PARMAK SALLAMALAR… HAD BİLDİRMELER…’

Üçüncü kitabına imza atan bir yazar olarak, üslubunuzun belirgin bir şekilde kendini belli ettiğini söyleyebiliriz. Sokaktan, yaşamdan beslenen bir üslup bu… Siz ne düşünüyorsunuz?

Edebiyatın çok nezih, pürü pak, sadece belirli, risksiz konuları işleyen suya sabuna dokunmayan bir şey olduğu zannı nereden çıktı bilmiyorum. Politik doğruculuk çağında edebiyatın en temel kriteri olan yaratıcılığın göz ardı edildiğini düşünüyorum. Özellikle edebiyat eleştirisinin mecrasının sosyal medyaya kayışından beri garip bir hal var. İnsanlar anlamlandıramadığım bir cüretle birbirlerine “o konuda yazılamaz”, “bu konuya nasıl girersin” gibi şeyler söyleyebilmeye başladılar. Parmak sallamalar, had bildirmeler gırla gidiyor.

Edebiyat hep insanın içindeki kötüye, karanlığa, kaybedene hitap edegelmiştir. Ben veya üslubum değil edebiyat tümüyle sokaktan, yaşamdan beslenir.

Aksi ancak kişisel gelişim kitaplarında mümkün. Cam fanuslarda, el çenede poz vererek ‘yapılan’ edebiyattan pek hazzetmiyorum sanırım.

‘OKUR OLARAK ÇIKTIĞIMIZ SEVİYEYE YAZAR OLARAK ASLA ÇIKAMAYACAĞIZ’

İyi yazmak için iyi okumanın önemi dillendirilir. Şarkılar, şiirler, romanlardan pasajlar, Türkçe Dublajlı İtalyan Filmleri Gibiyiz’de oldukça yoğun… Sizi besleyen, etkileyen sanat disiplinleri neler? Bunları edebiyatınızla nasıl yoğuruyorsunuz?

Bir okur olarak çıktığımız seviyeye yazar olarak asla çıkamayacağız. Çıkmayalım da zaten. Bir hedef koymak ve sevdiğimiz metinlere en azından benzer şeyler yazmaya çalışmak bu işin bildiğim tek yolu.

Ben bu roman sürecinde çok fazla İkinci Dünya Savaşı, çok fazla Ege ve Bodrum tarihi okuması yaptım. Ama kişisel zevkim özellikle kuzeylilerin yazdığı inziva romanları olmuştur. Belki de bu yapılar birbirine geçti ve ortaya çıkan şeye bir noktada katkı sundu.

Dediğim gibi son romanım yayımlanalı oldukça uzun zaman geçti. Okuma alışkanlıkları, okunan metinler, favori yazarlar hep değişiyor, bu da metne bir noktada yansıyor diye düşünüyorum.

Beni besleyen sanat disiplinlerine gelince elbette edebiyat hep en başta. Ama onun yanında müzikten bahsetmeliyim sanırım. Yazdığım ve yaşadığım her şeyde müzik çok yoğun bir şekilde vardır. Üç kitapta da vardı, yazmaya devam ettiğim müddetçe de olacak.

Filmlerleyse garip bir ilişkim var. Sinemadan hiç anlamam, teknik anlamda en ufak bir bilgim yoktur ama çok izlerim. Özellikle insanların burun kıvırdığı filmleri çok severim.

Adını bile hatırlamadığım ama bir zamanlar izlediğimi hayal meyal hatırladığım filmler oluyor. Kitabın adı da sanırım onlardan birinden geliyor. Hatırlayamadığım ama tortusu, hissi kalan, belki de yatmadan önce televizyonda denk gelinen dublajlı bir film.

‘İNSANIN KARANLIĞI EDEBİYATIN KONUSU…’

Değişen bir kuşak var ve her ne kadar klasikleri okumak bir ‘moda’ olsa da bugünün değişen ve sürekli devinim halinde olan bir edebiyat anlayışı yeşeriyor. Dünü, okuyup bugüne yazmak nasıl bir duygu? Sizce, dünün edebiyatı bugünün edebiyatına nasıl şekil veriyor?

İnsanın kötücül tarafı, karanlığı, zaaflarıdır edebiyatın konusu. Bunu anlatma yolları, üslupları başka başka olabilir ama anlatılan insan hikayeleri üç aşağı beş yukarı aynı olacaktır. Charles Dickens Fransız ihtilalini fon yapar, David Grosman İsrail Filistin meselesini. Ama yine salgın olur, yine bir imkânsız aşk hikayesi vardır, yine arkadaşlık söz konusudur. Cahide Birgül 90’ların infazlarından bahseder, Hemingway İspanya İç Savaşı’ndan ama yine insanın ikircikliği, içsel sorguları, aile sorunları, “acaba”ları işin içindedir. Ben değişen pek de bir şey olmadığı kanısındayım. Sadece nehir roman artık günümüzün dünyasına pek uygun olmayabilir çünkü çok fazla uyaranımız var. Ama bir yanıyla da tasvir artık bir gereklilik değil tercih. Eskiden atmosfer kurmanın birinci şartıyken şimdi zaten bilinen bir şeyi “işte bak orası” diye hatırlatacak ufak bir kenar süsüne dönmüş bir mevhum.

İnsan olduğu sürece anlatılacak şeyler yine ölüm ve aşk olacak. Bir de bu ikisine çıkan yollar. Aksi mümkün değil.

Okurlarınızı bekleyen yeni çalışmalarınız nelerdir?

İkinci kitaptan sonra yaptığım röportajlarda kendimi öykü yazmaktan başka bir şey üretirken göremiyorum demişim. Şu anda ise tam tersini düşünüyorum.

Romanın imkanlarını çok sevdim, bu disiplinle devam edeceğim sanırım ama elbette her şey değişebilir.

Taslağını çattığım birkaç dosyam var. Elimden geldiğince, bu kadar ara vermeden üretmeye devam etmek istiyorum.

Bunun yanı sıra senaryo çalışmalarıyla da yoğun olarak uğraşıyorum.

Yaşayıp göreceğiz, umarım iyi şeyler olur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.